231115
Ikigai is a Japanese concept meaning "a reason for being". Everyone, according to the Japanese, has an ikigai. Finding it requires a deep and often lengthy search of self. Such a search is regarded as being very important, since it is believed that discovery of one's ikigai brings satisfaction and meaning to life.
26615
beni böyle bir şey bekliyor önümüzdeki günlerde. insanların hazırlanmak için bir yıl boyunca dershanelere gidip yığınla soru kitabı bitirdiğini düşününce biraz geriliyor insan. sınavda neler sorulduğunu ve sınavın ne kadar sürdüğünü de bugün öğrendim açıkçası. tuzumun kuru olması ile mi ilişkilendirmeliyim bunu bilmiyorum. daha beş altı ay öncesine kadar "devlet okulunda öğretmen olmak istemiyorum." diyerek dolaşıyordum halbuki. bir vali tarafından aşağılandıktan sonra kalp krizi geçirerek öldüğümü düşündüm sonra. sistemin içinde var olmaya çalışan bütün muhalif öğretmenleri... bir şeyler değişti o ara.
bir yandan bölümde araştırma görevlisi kadrosu açılmasını bekliyor, bir yandan da nasıl oluyor görmüş olayım diye düşünerek çeşitli sınavlara giriyorum şimdi. iki gün sonra da diploma töreni var. ocak ayında mezun olup hemen ardından yüksek lisansa başladığım okulumda hayatı sınavda kaydırma yapmışçasına yaşıyorum. mezun olma heyecanını içimde yaşayıp bitireli çok oldu. annem izleyip mutlu olsun diye hep... bir de yeğenlerim ileride fotoğraflara bakınca hayal meyal de olsa hatırlasınlar istiyorum.
yaşlı adam ve deniz - ernest hemingway
"balık da dostum oldu" diye yüksek sesle mırıldandı. "böyle balık ne gördüm, ne duydumdoğrusu. ne olursa olsun onu öldürmek zorundayım. yıldızları öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz; ya bir de onu yapsaydık!"
"ya bir de her gün ayı'ı öldürmeye çalışsaydık?" diye düşündü. "o zaman ay kaçardı. fakat ya her gün güneşi öldürmek gerekseydi? şanslı adamlarız vesselam!"
sonra yiyecek bir şeyi olmayan zavallı balığa acımaya başladı; ama bu duygu onun öldürme kararını zerre kadar sarsmıyordu. "kimbilir kaç kişinin karnınu doyuracak" diye düşündü. "acaba onu yemeye layık mıdırlar? hayır, ne münasebet. bu ağırbaşlılığa, tavırlarındaki bu soyluluğa bakılırsa onu yemeye layık kimse yok."
"benim bunlara aklım ermez" diye düşündü. "ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize."
-
yüksek sesle, "daha uyumadın ihtiyar" diye söylendi. "bir gün bir gece, bir gün daha geçti sen bir kez olsun gözünü kırpmadın. azgınlığı tutmazsa bir yolunu bulup biraz kestirmelisin. uyuyamazsan kafanın içi temiz kalıp işleyemez."
"aklım pekala doğru dürüst işliyor" diye düşündü. kafamın içi berrak. ama yine uyumak gerek bir lokma. herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaltığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur."
-
sonunda kesin bir yenilgiye uğramıştı işte; yavaş yavaş kıça gidip tahtaların üstüne çöktü. dümen sopasından elinde kalan parçayı yerine takıp, teknenin durumunu ayarlamaya çalıştı. bir yandan da çuval parçasını omuzlarına örtmeye çalışıyordu. aklı her türlü düşünceden, içi her türlü duygudan uzak, daha hafiflemiş olarak yol alıyordu. her şey olup bitmişti artık; tekneyi dosdoğru limana girecek biçimde tutmaya çalışmaktan başka iş kalmamıştı. karanlıkta sofra artıklarını topalr gibi iskelete vuran olmuyor değildi ama, ihtiyar adam bunlara aldırış etmeden dümeni idareye bakıyordu. şu anda aklı fikri, yanındaki ağırlıktan kurtulmuş olan teknenin suyun üstünde nasıl kaydığında idi.
"teknem mükemmel" diye düşündü. "dümen sopasından başka yerine hiçbir şey olmadı. onu da kolayca yerine koyabiliriz."
şu anda akıntıdan içeri girdiğini sezinliyordu. kıyı boyunca uzanan köylerin ışıkları da iyice seçilmeye başlamıştı. artık evine ulaşmış sayılırdı.
"rüzgar da bizden ne de olsa" diye düşündü. sonra, "arasıra öyledir" diye ekledi. "ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. ya yatak?..." diye aklından geçirdi. "yatak en yakın arkadaşımdır benim. ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "yataktan iyi şey var mıdır be? yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. hem ne yeniliş, ne yeniliş..."
"bir şey yok" diye yüksek sesle söylendi. "çok açılmak yüzünden hep."
"ya bir de her gün ayı'ı öldürmeye çalışsaydık?" diye düşündü. "o zaman ay kaçardı. fakat ya her gün güneşi öldürmek gerekseydi? şanslı adamlarız vesselam!"
sonra yiyecek bir şeyi olmayan zavallı balığa acımaya başladı; ama bu duygu onun öldürme kararını zerre kadar sarsmıyordu. "kimbilir kaç kişinin karnınu doyuracak" diye düşündü. "acaba onu yemeye layık mıdırlar? hayır, ne münasebet. bu ağırbaşlılığa, tavırlarındaki bu soyluluğa bakılırsa onu yemeye layık kimse yok."
"benim bunlara aklım ermez" diye düşündü. "ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize."
-
yüksek sesle, "daha uyumadın ihtiyar" diye söylendi. "bir gün bir gece, bir gün daha geçti sen bir kez olsun gözünü kırpmadın. azgınlığı tutmazsa bir yolunu bulup biraz kestirmelisin. uyuyamazsan kafanın içi temiz kalıp işleyemez."
"aklım pekala doğru dürüst işliyor" diye düşündü. kafamın içi berrak. ama yine uyumak gerek bir lokma. herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaltığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur."
-
sonunda kesin bir yenilgiye uğramıştı işte; yavaş yavaş kıça gidip tahtaların üstüne çöktü. dümen sopasından elinde kalan parçayı yerine takıp, teknenin durumunu ayarlamaya çalıştı. bir yandan da çuval parçasını omuzlarına örtmeye çalışıyordu. aklı her türlü düşünceden, içi her türlü duygudan uzak, daha hafiflemiş olarak yol alıyordu. her şey olup bitmişti artık; tekneyi dosdoğru limana girecek biçimde tutmaya çalışmaktan başka iş kalmamıştı. karanlıkta sofra artıklarını topalr gibi iskelete vuran olmuyor değildi ama, ihtiyar adam bunlara aldırış etmeden dümeni idareye bakıyordu. şu anda aklı fikri, yanındaki ağırlıktan kurtulmuş olan teknenin suyun üstünde nasıl kaydığında idi.
"teknem mükemmel" diye düşündü. "dümen sopasından başka yerine hiçbir şey olmadı. onu da kolayca yerine koyabiliriz."
şu anda akıntıdan içeri girdiğini sezinliyordu. kıyı boyunca uzanan köylerin ışıkları da iyice seçilmeye başlamıştı. artık evine ulaşmış sayılırdı.
"rüzgar da bizden ne de olsa" diye düşündü. sonra, "arasıra öyledir" diye ekledi. "ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. ya yatak?..." diye aklından geçirdi. "yatak en yakın arkadaşımdır benim. ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "yataktan iyi şey var mıdır be? yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. hem ne yeniliş, ne yeniliş..."
"bir şey yok" diye yüksek sesle söylendi. "çok açılmak yüzünden hep."
20315
"there are several kinds of love. one is a selfish, mean, grasping, egotistical thing which uses love for self-importance. this is the ugly and crippling kind. the other is an outpouring of everything good in you — of kindness and consideration and respect — not only the social respect of manners but the greater respect which is recognition of another person as unique and valuable. the first kind can make you sick and small and weak but the second can release in you strength, and courage and goodness and even wisdom you didn’t know you had."
john steinbeck
13315
yakın zamanda kullandığım ilaçlar ve temel kaya eğitimi öncesinde olacağım tetanos aşısının sorun olmayacağını umarak gideceğim kızılaya. zaman nasıl da çabuk geçiyor.
12315
dört yıldır belirli aralıklarla girip şu videoyu izleyip izleyip iç çekerek kapatıyorum. hayal kurmak çok güzel şey. bir gün buraya izlanda'da çektiğim fotoğrafları koyacağımı biliyor olmak çok tatlı, bir o kadar da heyecanlı.
11315
kendimi bir 'hastalık' üzerinden tanımlamak çok rahatsız edici, fakat bütün maddeler bir araya gelince gerçekten beni anlatıyor. n'apalım, ben de böyle bir insanım.
25215
master hızlı başladı.
aynı zamanda türkiye quidditch turnuvası var.
bir yandan da yurda çıkmaya çalışıyorum.
meşguliyet yüceltilmemesi gereken bir şey.
keyfim yerinde esasen ama günleri otuz saate çıkarmaya varım.
11215
hayata karşı duruşumun ufak bir özeti.
give a little love and it all comes back to you,
la la la la la la la...
you're gonna be remembered for the things that you say and do,
la la la la la la la...
7215
ben dağlara gidiyorum. dördüncü defa hem de. ya da beş. neden sayıyorsam gerçi... minik bir özet geçsek hayatımın son dört beş yılı falan "dağları görmek istiyorum gandalf dağları" diyerek geçti, fakat nedense onca zaman boyunca bu konuda pek bir şey yapamadım. şimdi acısını çıkarıyorum. ben dağlara gidiyorum yani yine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










