221213

adını formüllerde duymaya alışkın olduğumuz bilim insanları aslında insan. ders çalışırken bu gerçeği unutayazıyor olsam da artık kitapta yeni bir isim geçince "hmm kimmiş ki bu?" diyip bakıyorum.

"as a man who has devoted his whole life to the most clear headed science, to the study of matter, i can tell you as a result of my research about atoms this much: there is no matter as such. all matter originates and exists only by virtue of a force which brings the particle of an atom to vibration and holds this most minute solar system of the atom together. we must assume behind this force the existence of a conscious and intelligent mind. this mind is the matrix of all matter."
-max planck

ve artık planck diyince aklıma sadece 6.62606957 × 10-34 m2 kg / s gelmiyor.

211213

çok mutluyum.

111213

ben önceden denizi hiç özlemezdim. yazı özlerdim. mırıl mırıl güneşlenmeyi özlerdim. denizi değil de hani denizden çıkıp dizlerim kızarana kadar kumlarda oynamayı özlerdim. şimdi işler değişti biraz. denizi mi özlüyorum pek emin değilim gerçi; ama canım gölcük çekiyor, canım yosun kokusu çekiyor, o aşikar.

211113

"benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."

okunacaklar listeme kaynak yapan yazarlar olmasa kitap okumak da sıkıcı olurdu zaten. böyle iyi. yaşar kemalli günler artık daha yakın.

201113

hayvan çiftliğini izleyeli neredeyse bir ay olacak. hüzzam var şimdi sırada kalbimi çarpıtan. öyle bir korkaklık ki, gözyaşlarım şimdiden içime akıyor.

yüzüklerin efendisi, iki kule - john ronald reuel tolkien

ent:
bahar kayın yaprağını açıp özsuyu yürüdüğünde dala;
ışık vahşi ormandaki dereye vurup rüzgar vardığında yamaca;
adımlar uzun,nefesler derin,dağ havası keskinken tam,
geri dön bana! geri dön! söyle, güzel değil mi ülkem!

enthanım:
bahar gelince bahçeye kıra,mısır yapraklanınca;
meyve bahçesinde tomurcuklar parlak kar gibi açınca;
yağmur ve güneş doldurunca hoş kokularla yeryüzü'nü,
kalırım burada, dönemem sana, benim ülkem de güzel çünkü.

ent:
yaz dünyaya yayıldığında, altın rengi bir öğlen vakti
uyuyan yaprakların çatısı altında,açılır ağaçların düşleri;
rüzgar batı'dayken, yeşil ve serinken orman sarayları,
geri dön bana! geri dön! kabul et, en güzel ülke benimki!

enthanım:
yaz gelip ısıtınca dalındaki meyveyi, kahverengiye çalınca yemiş;
saman altın rengi, başaklar beyaz, hasat köye gelmiş;
bal dökülmüş, elma olgun, rüzgar batı'da da olsa
benim ülkem en güzeli, kalırım burada güneşin altında!

ent:
kış gelince hiç acımaz,katleder tepeyi, ormanı;
devrilir ağaç, yıldızsız gece yutar güneşsiz günü;
rüzgar ölümcül doğu'dan eser; bense acı yağmurun altında
seni ararım, sana seslenirim, geri dönerim sana!

enthanım:
kış gelip de şarkı susunca, çökünce karanlık sonunda;
çıplak dal kırılıp, işler bitip, ışık solduğunda;
ararım seni, beklerim seni, yollarımız rastlaşana dek yeniden;
düşeriz yollara birlikte, acı yağmur yağarken!

birlikte:
batı'ya olan o yola düşeceğiz birlikte,
bir ülke bulacağız uzaklarda, gönüllerimizi huzura erdirmeye!

mülksüzler - ursula kroeber leguin

parfümler, saatler, lambalar, heykeller, makyaj malzemeleri, mumlar, resimler, fotoğraf makineleri, oyunlar, vazolar, yataklar, çaydanlıklar, bilmeceler, yastıklar, taşbebekler, süzgeçler, minderler, mücevherler, halılar, kürdanlar, takvimler, kristal saplı, platinden yapılmış bir bebek çıngırağı, elmastan rakamları olan bir kol saati, küçük heykelcikler, elektrikli bir kalem açacağı, hediyeler, çerezler, andaçlar, cicili bicili biblolar ve antikalar, hepsi zaten ya kullanışsız ya da kullanılışını gizleyecek kadar süslü; metrelerce lüks, metrelerce dışkı. ilk blokta shevek giysiler ve mücevherlerle parıldayan bir vitrinin tam ortasında duran kaba tüylü, benekli bir cekete bakmak için durmuştu. "ceket 8400 birim mi?" diye sordu inanamadan, çünkü kısa bir süre önce gazetede "asgari ücret"in yılda 2000 birim kadar olduğunu okumuştu. "aa, evet, o gerçek kürktür, şimdi hayvanlar korunduğundan çok ender bulunuyor," demişti pae. "güzel, değil mi? kadınlar kürklere bayılırlar." yürümeye devam ettiler. bir blok daha geçtiklerinde shevek'in canı çıkmıştı. artık bakamıyordu. gözlerini kaçırmak istiyordu. bu karabasan caddesinin en garip yanı da satılık milyonlarca şeyin hiçbirinin orada yapılmıyor olmasıydı. orada yalnızca satılıyorlardı. işlikler, oymacılar, boyacılar, tasarımcılar, makineciler neredeydi, eller neredeydi, yapan insanlar? gözden uzak, başka bir yerde. duvarlar arkasında. dükkanlardaki herkes ya alıcı, ya satıcıydı. nesnelerle sahip olmak dışında bir ilişkileri yoktu.

91110

analog hüzünbaz

sayısal dünyanın bir ve sıfırdan oluşan sıradanlığının yanında maddenin getirdiği gerçekliği sundu bana analog. o kadar gerçek ki ıslanabiliyor, yanabiliyor, kirlenebiliyor. sevmediğin bir fotoğraf filmini bir anlık sinirle parçalara bölüp pişman olunca geri getirebileceğin bir geri dönüşüm kutusu yok. bardağını devirip en sevdiğin filmlerden birini mahvedince dökülen şaraba kızamıyorsun. hataların ve eksiklerinle yaşamayı öğreniyorsun. belki o hard disklerde yedekleyip sakladığın şeyler de gerçek ama şarap kadar değil, ya da o şarap lekesi kadar...

üç yıl önce bugün böyleymiş.

11113

dilara dürttü, yogaya başladım. tunç dürttü, trekkinge başladım. vedat amca dürttü, ağaçları tanımaya başladım. dürtenim çok benim. eksik olmasınlar.

291013

eğitim fakültesinde aldığım dersleri oyun oynamak için bahane olarak mı kullanıyorum, yoksa oyuncuları öğrendiğim eğitim tekniklerini denemek için mi kullanıyorum kararsızım. seviyorum ama... komple seviyorum.

251013

bu sabah rüyamda sodyum iyonu olduğumu gördüm. şaka yapmıyorum. ben sodyum iyonuydum, tunç da Cl-. iyonik atmosferde salınıyorduk. iyonik atmosferde sarılıyorduk. etrafımızda asitler, bazlar, tuzlar... elektronlar aktıkça, yükseltgenip indirgendikçe birbirimize doluyorduk. gözlerimi açmadan önceki o sonsuz anda hayatın anlamını çözdüğümden öyle emindim ki... sonra gözümü açıp tunç'a sarıldım. artık Cl- değildi.

bunlar hep bayram tatilinde fiziko kimya çalışamadığım için oluyor. geceyi ders çalışarak geçirmek kısa vadede verimli olsa da uzun vadede kafa yakmaktan öteye gitmiyor. öyle gecelerden geriye de böyle tuhaf rüyalar kalıyor.

201013

günlerim yine bilgisayar başında laboratuvar raporu yazarken internetin eğlenceli kısmından uzak durmaya çalışarak geçiyor. neyse ki gelecek güzel günleri beklerken izlemek için heyecanlanacak bir şeyler var.

heyecan listesi:

191013

iflah olmaz bir unutkan olduğum için geçen hafta gidemediğim hayvan çiftliği oyununa bu hafta da gidemedim. kasım ayı programı açıklansın diye bekleyeceğim artık.
gerçi bu defa unutkanlıktan değil de meşguliyetten gidememiş olabilirim. bayram tatilini fırsat bilip öğrencilerinin tepesine ödev yığan bütün hocalara sevgilerimle...

131012


hayır, rihanna değil ido modeli kestiriyorum.

121013

bulmak zor oluyor diye iki hafta önceden bilet aldığımız hayvan çiftliği oyununa gidemedik. bilet bulamadığı halde bir umut belki yer buluruz diye irfan şahinbaş sahnesine giden iki kişiyi mutlu etmişizdir belki diye teselli ediyorum kendimi. önümüzdeki hafta ben de aynı umuda sarılarak kapı önünde bekleyeceğim nasıl olsa.

111013

ankara devlet tiyatrosunun teneke oyununu izlemeye gittik bugün tunç'la. gittik gitmesine de bu aralar öyle dalgınım ki evde bilgisayarın başında doktora programlarını araştırırken tunç "oyuna gitmeyecek miydik?" diye sormasa oyunu kaçırdığımızı bir hafta boyunca fark edemeyecek haldeydim. geç kalacağımızı fark edince otobüs taksi falan derken akşam trafiğini bir şekilde attık, fakat beş dakika kala nefes nefese oyuna girmeye çalışırken fark ettik yanlış yerde olduğumuzu. büyük tiyatro ile küçük tiyatro arasını nasıl koştuk hiç hatırlamıyorum. o hep çıkçıkladığınız insanlara dönüşmüş olmanın utancıyla montlarımızı bile çıkaramadan oturduk bize gösterilen yerlere. sonrası mı? biraz gözyaşı, okuma listesine eklenen bir kitap, anneyle gidilecek güzel bir oyun...

first snow - emancipator


everything that’s alive grows from a tiny seed.
you know the little tomato seeds you and nancy planted in your garden
and how they grew into nice, red tomatoes?
remember how i told you the hen lays an egg?
when the baby grows up to be an old man, and dies,
they bury his body in the ground.
but his soul goes to heaven.

41013

KARA ADAM
kara adam dedim.
karasın.
sandı ki kara gözüne dedim,
sandı ki kara kaşına.
halbuki kara dedim için,
yüreğin kara.
ama kime sorsan ateş parçası diyor.
bu nasıl bir muamma?
aydınlık için meydanlara inen, eşitlik için çığlıklar atan sen,
ne ettimse eşim, ne ettimse dostum olmadın.
karanlık odalarda kararttığın yüreğinin anahtarını herkeslerden sakladın.
ben artık istemem.
senin olsun hepsi.
bir yudum aydınlık bırak yeter ki.
susamıştır çocuk.
yeni geldi.

YOK KADIN
kara adamın yanında yok kadın;
sesi yok. kendi yok. hiç kadın.
özgürlük şarkıları söyleyerek karanlığa doğru yürür uygun adımda,
bilmez ki güneş uzakta değil, tam arkasında.
dön bak arkana yok kadın kadın;
çocuklar perişan.
ardında yürüdüğün adam
yalnızca bir kara duman.


ÖRÜMCEK? ADAM?
gözlerini kısıp alaylı alaylı bak yine etrafına
sana diyorum!
hey!
üzerine alınmayan!
evet sen!
ah nasıl da örersin ağını
nasıl da tatlı tatlı ovuştulur o eller...
yap bakalım şimdi hesabını;
üç gelse beş gitse,
komiklikler şakalar,
ikisi laf dinlese, hepsi sussa,
oh ne tatlı ortam...
işine nasıl geliyorsa öyle olsun be kankit ;)
kara adam alev alev yanar, yanında çocukları yakarken
sen hala yanarın dönerin peşindesin.
ekere kekere (he) mi?
NE PİSMİŞSİN LAN!

ÇOCUK
ışıl ışıl hep,
ışık ışık...

şimdi haksız olduğuma inanıyorsan boya bu duvarı, sil yazdıklarımı,
ama bil ki ben duvarlara değil insanlara yazarım aslımı.
GİDEN KADIN

hayvan çiftliği - george orwell

allah bana sinekleri kovmak için bir kuyruk verdi, fakat ne kuyruğum, ne de sinek olmasa daha memnun olurdum.
*
insan, mahsul vermeden sadece yiyen tek mahlûktur. süt vermez, yumurtlamaz, tavşan tutabilecek hızla koşamaz, hayvan gibi çift sürmeye takati yoktur. fakat gene de insan bütün hayvanların hâkimidir. hayvanları o çalıştırır, ancak açlıktan ölmeyecek kadar hayvanları o doyurur, gerisini kendisine saklar. yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen hiçbirimizin, sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur.
*
harp, harptir. tek iyi insan, ölü insandır.
*
bütün hayvanlar müsavi, fakat bazı hayvanlar ötekilerden fazla müsavi.
*
dışarıdaki hayvanlar, bir domuzdan bir insana, bir insandan bir domuza, gene bir domuzdan tekrar bir insana baktılar. fakat hangisinin domuz, hangisinin insan olduğunu bilmek imkânı kalmamıştı.

çavdar tarlasında çocuklar - jerome david salinger

olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

fortunately, the milk - neil gaiman

"do you like hard-hairy-wet-white-crunchers?" he asked. "coconuts?" i guessed. "i named them first," said professor steg. he picked up a coconut from a basket and ate it, shell and all, just as you or i might crunch toast.
*
"those are diamonds. and sapphires. and rubies." "actually," he said, "i call them special-shiny-clear-stones, special-shiny-bluey-stones, and, um—" "special-shiny-red-stones?" i suggested. "indeed," he said. "i called them that when i was inventing my really good moves around in time machine, one hundred and fifty million years ago."
*
"you have your milk," he said. "where there is milk, there is hope."
*
"it is our temple. we had a very bad harvest last year and we had just asked the gods to send us a sacrifice, to make sure that this year’s harvest is better, when you floated down in that thing, with your monster." "thank you, by the way," said a little thin man. "i was going to be the sacrifice if no one else turned up. much obliged." "so now we will sacrifice you and your monster." "but my children are waiting for their breakfast," i said. "look!" i held up the milk. "why did they all just fall to their knees?" asked professor steg. "is this usual hairless mammal behavior? perhaps i should hold up some hard-hairy-wet-white-crunchers and see what happens." "coconuts!" i told him. "they are called coconuts!" "what is that you are holding?" the fat man asked. "milk," i said. "MILK! " they exclaimed, and they prostrated themselves on the ground. "we have a prophecy, " said the fat man, "that when a man and a spiny-backed monster descend from the skies on a round floaty thing—" "floaty-ball-person-carrier, " said the little thin man. "yes. one of those. we were told that when that happened, if the man held up milk then we were not to sacrifice them, but we were meant to take them to the volcano, and give them, as a present, the green jewel that is the eye of splod. " "splod? " "he is the god of people with short, funny names."
*
"ve are wumpires," they said. "vot is this? who are you? answer us, or ve vill wiwisect you."
*
"how does a volcano know so much about transtemporal meta-science?" asked one of the pale green aliens. "being a geological formation gives you a lot of time to think," said splod. "also, i subscribe to a number of learned journals."
*
"you have committed crimes against the inhabitants of eighteen planets, and crimes against good taste."

türkiye’nin ağaçları ve çalıları - necati güvenç mamıkoğlu

bir gün yeğenlerimden biri dört yaşındaki kızının ağaçları tanımadığını, onun elma ağacını çınar'dan ayırabilmesi için küçük bir albüm hazırlamamın mümkün olup olmadığını sordu ve eğer bunu yapabilirsem, hem kendisinin hem de kızının çok mutlu olacağını belirtti. çocukluğu ağaçlar içinde geçmiş, bazı oyunlarını ağaçlar üzerinde oynamış ve ileriki yıllarda da ağaçlı ortamlardan hiç kopmamış biri olarak bu fikri çok benimsedim ve çekimlerimi yalnızca ağaçlar üstünde yoğunlaştırdım. cerene ağaçları tanıtmak için önce kendim ağaçları daha iyi tanımalıydım. ağaçlar üzerine yazılmış evdeki bir iki kitabı daha dikkatle inceledikten sonra edindiğim bilgilerin yeterli olmadığını ve bu konuda daha da sistemi bir tanımaya gereksinim olduğunu düşündüm. bu amaçla 8-10 yıl önce bahçesini gezdiğim istanbul fen fakültesi biyoloji bölümü, botanik kürsüsü'ne gittim.
*
bu kitaba bir göz atan ya da ayrıntılı inceleyen birinin yolu bir gün marmaris fethiye arasına düşer de, yol kenarındaki günlük ağaçlarını "ağaç" değil de "anadolu sığlası" olarak görürse başladığım işi başardım demektir.

kürk mantolu madonna - sabahattin ali

içinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
*
göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir.
*
insanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemektir.
*
onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. biliyor musunuz, berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki yüz altmış beş gününde kapalıdır. limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar... ama buna yaşamak denir mi? canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil midir?

new york - bill cunningham

+ is it sad for you?

- they're going to relocate us in the neighborhood.

+ so you're not worried?

- it'll be an apartment with a kitchen and a bathroom. who the hell wants a kitchen and a bathroom? mmm? just more rooms to clean.

- can you see one of these fancy apartment houses... where all they move in are filing cabinets? i'm not gonna worry. i have more fun going out and photographing.

- i suppose it'll bother me at the time, but so what? inconvenient but otherwise... you can't interrupt your life
with that nonsense.

*

i just try to play a straight game, and in new york that's very... almost impossible. to be honest and straight in new york, that's like don quixote fighting windmills.

ooh, hoo. shut up, cunningham. let's get this thing on the road and get up and work.

all right, turn off the cameras. we've had enough of this.

7813


7813

HER KİŞİYE BİR
ALLAH DÜŞER.

unnatural creatures - neil gaiman

i liked real animals. but I liked the animals who existed in a more shadowy way even more than i liked the ones who hopped or slithered or wandered into my real life, because they were impossible, because they might or might not exist, because simply thinking about them made the world a more magical place.
*
i knew how to visit the creatures who would never be sighted in the zoos or the museum or the woods. they were waiting for me in books and in stories, after all, hiding inside the twenty-six characters and a handful of punctuation marks. these letters and words, when placed in the right order, would conjure all manner of exotic beasts and people from the shadows, would reveal the motives and minds of insects and of cats. they were spells, spelled with words to make worlds, waiting for me, in the pages of books.
*
where there is a monster, the wise american poet ogden nash told us, there is a miracle.

28713

bu blogda da bir yıl bitti. elveda.

25713

ben bir hayat kadınıyım.

17713


lab raporu yazarken çürüdüğüm gecelerden birinde huzursuzluktan fotoğraf makinesine dadanmıştım. iyi etmişim.

16713

evimizin bebişi dilara buzdolabımıza renk katarken kavramsallığın sınırlarını zorlamış.


24613

aldığım yedi dersin tamamını her şeye rağmen güzel notlarla geçebildiğim için omzuma bir öpücük kondurdum. şimdi sıra yaz okuluna geldi.

6613

akademide tam belimi doğrulttum diyorum, yine bir rövaşata geliyor. ne girdiğim finallerden bir şey anladım ne de layığıyla direnebildim. gözüm twitterda elimde fiziko kimya kitabı gözümden uyku akarken başbakan gelsin diye bekliyorum.

23513


günlerden sıhhiyeydi. tunç inşaat görünce fotoğraf çekmek istemişti.

28413

günlerden pazar. saat 09:11. AM olan hani, PM değil. iki buçuk saat önce uyandım ve ders çalışmak yerine internette çeşitli mallıklar yaptım. günün yarısını boşa harcamış gibi hissediyorum fakat saat sadece 09:11 ve günlerden pazar.

27413

yaşlanma hayali kurarken beyaz saçlı olma fikri epey cezbediciydi fakat yaşlılık maceramın ortopedik ayakkabı ile başlayacağını gerçekten tahmin edemezdim. şu anda ayaklarım sıcak su dolu leğende mayışırken internette terlikler hakkında yorum okuyorum. böyle şeyler için yaşlı portalı olsa keşke. en iyi multivitamin hapları, termal tesis incelemeleri, otobüste oturulacak yeri seçerken dikkat edilecek noktalar... neyse su soğudu, gideyim de suyu değiştireyim.

3413

on dokuz mart - inkar
hayır, hırkamı kaybetmedim. nerede olduğunu hatırlamıyorum sadece. hem zaten şimdi şenlikle uğraşıyoruz, her şey her yerde. şenlik bitince ortaya çıkar zaten.

yirmi dört mart -öfke
e her şeyi topladık, hala yok! hayır zaten neden ortalıkta bıraktım ki? başka bir şey kaybolsa yine neyse de, kahverengi hırkam kaybolmasın ya!

üç nisan - pazarlık
tamam, yarın şenlik boyunca gittiğim her yeri dolaşıp okuldaki görevlilerle konuşacağım. kimse almamıştır zaten. bir yerlerdedir. güzelce aramam lazım sadece. yarın mimarlığa, kimyaya ve barakaya bakayım ben.

beş nisan - bunalım
çok mutsuzum. hiç bir kahverengi hırka onun yerini dolduramaz. bir daha asla hırka giymeyeceğim.

sekiz nisan - benimseme
n'apalım, bulamadım. bulamayacağım da zaten. yine de güzel bir kışı birlikte atlattık.
hem kış tekrar gelir, annem bana başka hırkalar örer. ben annemi öperim, annem beni sever.

30313

mimarlar derneğinin caz gecesinde gizli köşelerde fotoğraf çekerken tunç'a yakalanmışım. hiç fark etmemişim. çok uzun zamandır kendi halimdeyken çekilen bir fotoğrafım olmamış. pek şaşırmışım. çok sevmişim.

28313

yerleşkenin en sevdiğim yerlerinden birindeydim bugün. kafamda bir sürü şey, elimde fotoğraf makinesi, amaçsızca etrafa baktım. beş tane fotoğraf çektim.

23313

son zamanlarda fotoğraf üzerine çok fazla şey okudum, dinledim, tartıştım; vardığım nokta değişmedi: fotoğraf çekmeyi çok seviyorum.

21313

şenlik bitti. geriye upuzun yapılacak listeleri kaldı. okunacak öğrenecek çok şey var. bir yandan da bitmek bilmeyen fiziko ve analitik lab raporları var. etrafımdaki insanların ağzımdan çıkan her cümlede rapor geçiyor olmasından rahatsız olduklarını görüyorum ama hiç bir şey yapamıyorum. her hafta düzenli olarak üç rapor teslim edip dört quize girmem gerekiyor. bir yandan da midtermler yaklaşıyor. pazartesi ve salı günü organik ve fiziko sınavım var. LC-A+'e aldığım arkalığı iki haftadır bekletiyorum. ne fotoğraf çekebiliyor ne karanlık odaya girebiliyorum. ablam çanakkale'den ankara'ya geldiğinde bile sadece iki defa görüşebildik. ülkü'yü havuza götürmeyeli bir ömür geçmiş gibi geliyor. her şeyin ucundan tutayım derken hepsini birden elimden kaçıracağım diye korkuyorum. gerçi giden hep kafadan gidiyor. her gün biraz daha deliriyorum.

16313

barakada bahar temizliği.

9313

 i'm so happy, there's nobody in my place instead of me.

26213

havalar öyle şahane öyle mis gidiyor ki bu mutluluğumun bir kaç gün içinde lüzumsuz bir kar yağışıyla son bulup yitip gideceğini düşünmekten sevinmeye fırsat bulamıyorum.

25213

dönem çok ağır başladı. ya derste, ya laboravuarda, ya da kütüphanedeyim. ayakta durmaktan yorulduğum anda dolmuş sırası, sokak arası, baraka önü dinlemeden çöküp oturuyorum. bundan sonra böyle.

24213

bu çalışmamın adını vicdan.jpg koydum.

13213

yine tatilde hiç içimden gelmezken dönem başlamadan hemen önce aklıma düştü kod yazma ve site yapma işleri. azıcık oynayıp hevesimi aldım. bu da ileriye yönelik kıpkıplı bir link.

8213

çektim.

6213

bu dönem ne kadar çok şey öğrendiğimi düşündüm de sevindim geçen gün. yanaklarımı sıkmak istiyorum.

28113

aldığım notların gazıyla açtım oibs'i, önümüzdeki dönem alacağım dersleri seçip program hazırladım kendime. at gibi bir program oldu.


25113

gürkan cidde'de, berit istanbul'da, cüneyt afyon'da, ablam çanakkale'de... tuhaf bir hüzün vardı bugün üzerimde. canon in d dinledim sonra. hüzün geçti, huzur geldi, umut geldi.

20113

tunç'la fareler tiyatrosu'nun miss margarida yöntemi oyununu izlemeye gittik. tunç fotoğraf çekti, ben de video kaydettim. eğlenceli insanlarla tanıştım. saç kesimim sebebiyle, kadın kıyafeti giyip makyaj yapmış bir erkek tarafından marjinal diye adlandırıldım. bıyık altından güldüm.

19113

canım eymir çekiyor. altı saat sonra finalim var. bir buçuk saat ekle, yedi buçuk. yarım saat de yol sürse; sekiz. e iyi, sekiz saat sonra eymirdeyim yani. güzel.

18113

yine bir ocak ayı ve yine kafam üşüyor.

17113

herkes finallerini bitirip sağda solda gezmeye başlayınca ben de ister istemez bitse de gitsek moduna girdim. halbuki biri yedi saat sonra olmak üzere girilmesi gereken daha üç tane finalim var.

bir de artık benden daha akıllı bir telefonum var. sürekli fotoğraf çekip kitap okuyorum. diff falan yalan oldu. yok ya, olmadı olmadı. sıkıldım sadece. hem zaten çalıştım epey. sınav da sabah onda. daniele bebeğim bana ne güzellikler hazırlamış göreceğiz.

16113

yine bir ocak ayı ve yine saçımı (bu defa kısmen de olsa) kazıtmaya karar verdim.

14113

evden hiç çıkmadan bir sürü para harcamayı başardım yine. dördü çin, ikisi amerika, diğerleri türkiye'den olmak üzere sekiz tane kargo bekliyorum. ömrüm ebayde geçiyor, farkında değilim.

12113


sixsmith,

i climb the steps of the scot monument every morning and all becomes clear.

wish i could make you see this brightness.

don't worry, all is well.

all is so perfectly, damnably well.

i understand now that boundaries between noise and sound are conventions.

all boundaries are conventions, waiting to be transcended.

one may transcend any convention if only one can first conceive of doing so.

moments like this, i can feel your heart beating as clearly as i feel my own, and i know that separation is an illusion.

my life extends far beyond the limitations of me.

11113

ADELEME ZERK ETTİLER.


bir de devrimde kedi gördüm bugün. devrimde kedinin hasını gördüm bugün.


10113

hala hastayım. sabah doktorumu arayıp "BU İLAÇLAR İŞE YARAMIYO YALNIZ!" diye atar yapınca "İYİ GEL İĞNE YAPALIM!" dedi. yok, hayır, böyle olmadı. gayet medeni bir şekilde konuşup çözdük meseleyi. yarın 304 sınavından önce medikoya gidip uslu uslu iğne olacağım. iğne dediğim de penadur hani. uslu olunacak cinsten değil. bakıcaz artık, hayırlısı...

9113

hala hastayım. diff finaline girmedim. bütün günü yarı baygın bir halde terler içinde uyuyarak ve gözümü açabildiğim anlarda kitap okuyarak geçirdim. fena değildi aslında ama difften alacağım make-up beni epey endişelendiriyor. böyle olmamalıydı.

az önce hastalığıma sebep olan şeyi merak edip araştırdım. streptococcus pyogenes isimli bir bakteri yüzünden bu hallere düşmüşüm. zayıf anımı bulunca saldırmış göt. ben demiştim ama üzüntüdendir diye. tipe bak! meymenetsiz.

8113

çok hastayım. öyle hastayım ki üzüntüden hasta olduğuma inanıyorum. üzüntüden hasta olur mu insan? doktora sordum; olmazmış. viral dedi. sensin viral diyecek oldum, diyemedim, sustum. rapor da verdi üstelik. iyi ki susmuşum.

türkçe finalime 1000 mg'lık antibiyotik çakıp öyle girdim. tavsiye ederim. yaratıcılığı epey arttırıyor. ne yazdığım hakkında hiç bir şey hatırlamıyor olsam da iyi geçti. türkçe zaten. ne kadar kötü geçebilir ki?


7113

bencil olduğum düşünülecek diye kendimi düşünmeyi bırakacak değilim.

6113

finallerden sonra başımı alıp dağlara gideyim diyorum. ağrı'ya mesela?

5118

beş günde beş yıl yaşlandım. 2018'deymiş gibi davranabilirim.

4113


aftlı günler.