13517

Makale yazıyorum. Dövme yapıyorum. Müzik dinliyorum. İşe gidiyorum. Yeğenlerime masallar, öyküler okuyorum. Duvar boyuyorum. Tez yazıyorum. İnsanlar tanıyorum. İnsanları unutuyorum. Seviyorum bu hayatı. Çok seviyorum.



Liriklerin güzelliği...
Legend has it that the moss grows on the north side of the trees
Legend has it that when the rain comes down, all the worms come up to breathe
Legend has it that when the sunbeams come, the plants, they eat them with their leaves
Legend has it that the world spins round on an axis of 23 degrees

But have you heard the story of the rabbit in the moon
Or the cow that hopped the planets while straddling a spoon
Or she, who leapt up mountains, while whistling up a tune
And swapped her songs with swallows while riding on a broom

Well, we can all learn things both many and a-few
From that old hunched woman who lived inside a shoe
Or the girl that sang by day and by night she ate tear soup
Or the man who drank too much and he got the brewers' droop

Come listen up all ye fair maids to how the moral goes
Nobody knew and nobody knows
How the pobble was robbed of his twice five toes
Or how the dong came to own a luminous nose
Or how the jumblies went to sea in a sieve that they rowed
And came to shore by the chankly bore where the bong trees grow
Where the jabberwocky's small green tentacles do flow
And the quanglewangle plays in the rain and the snow

9117


Buralar hep biryudum olmuş.

121216

Başka neler çaldı?

22816

Kendime yine 'iş çıkardım'.

return to tipasa - albert camus

At noon on the half-sandy slopes covered with heliotropes like a foam left by the furious waves of the last few days as they withdrew, I watched the sea barely swelling at that hour with an exhausted motion, and I satisfied the two thirsts one cannot long neglect without drying up--I mean loving and admiring. For there is merely bad luck in not being loved; there is misfortune in not loving. All of us, today, are dying of this misfortune. For violence and hatred dry up the heart itself; the long fight for justice exhausts the love that nevertheless gave birth to it. In the clamor in which we live, love is impossible and justice does not suffice. This is why Europe hates daylight and is only able to set injustice up against injustice. But in order to keep justice from shriveling up like a beautiful orange fruit containing nothing but a bitter, dry pulp, I discovered once more at Tipasa that one must keep intact in oneself a freshness, a cool wellspring of joy, love the day that escapes injustice, and return to combat having won that light. Here I recaptured the former beauty, a young sky, and I measured my luck, realizing at last that in the worst years of our madness the memory of that sky had never left me. This was what in the end had kept me from despairing. I had always known that the ruins of Tipasa were younger than our new constructions or our bomb damage. There the world began over again every day in an ever new light. O light! This is the cry of all the characters of ancient drama brought face to face with their fate. This last resort was ours, too, and I knew it now. In the middle of winter I at last discovered that there was in me an invincible summer.

insanın acısını insan alır - şükrü erbaş

Ne tuhaf insanın en büyük hazinesi, ona en büyük acıyı çektiren yüreğiydi ve gökyüzünü içine alacak kadar genişti. İnsan bunu ne geç öğreniyordu.

231115

Ikigai is a Japanese concept meaning "a reason for being". Everyone, according to the Japanese, has an ikigai. Finding it requires a deep and often lengthy search of self. Such a search is regarded as being very important, since it is believed that discovery of one's ikigai brings satisfaction and meaning to life.

23915

"Kollarımda bulutlar var benim
Ve kollarıma bulutlar koyan sevgilim"

26615


beni böyle bir şey bekliyor önümüzdeki günlerde. insanların hazırlanmak için bir yıl boyunca dershanelere gidip yığınla soru kitabı bitirdiğini düşününce biraz geriliyor insan. sınavda neler sorulduğunu ve sınavın ne kadar sürdüğünü de bugün öğrendim açıkçası. tuzumun kuru olması ile mi ilişkilendirmeliyim bunu bilmiyorum. daha beş altı ay öncesine kadar "devlet okulunda öğretmen olmak istemiyorum." diyerek dolaşıyordum halbuki. bir vali tarafından aşağılandıktan sonra kalp krizi geçirerek öldüğümü düşündüm sonra. sistemin içinde var olmaya çalışan bütün muhalif öğretmenleri... bir şeyler değişti o ara.

bir yandan bölümde araştırma görevlisi kadrosu açılmasını bekliyor, bir yandan da nasıl oluyor görmüş olayım diye düşünerek çeşitli sınavlara giriyorum şimdi. iki gün sonra da diploma töreni var. ocak ayında mezun olup hemen ardından yüksek lisansa başladığım okulumda hayatı sınavda kaydırma yapmışçasına yaşıyorum. mezun olma heyecanını içimde yaşayıp bitireli çok oldu. annem izleyip mutlu olsun diye hep... bir de yeğenlerim ileride fotoğraflara bakınca hayal meyal de olsa hatırlasınlar istiyorum.

25615


canımı yakıyor. her dinleyişimde.

1515

because you cannot tame something so happily wild…

yaşlı adam ve deniz - ernest hemingway

"balık da dostum oldu" diye yüksek sesle mırıldandı. "böyle balık ne gördüm, ne duydumdoğrusu. ne olursa olsun onu öldürmek zorundayım. yıldızları öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz; ya bir de onu yapsaydık!"

"ya bir de her gün ayı'ı öldürmeye çalışsaydık?" diye düşündü. "o zaman ay kaçardı. fakat ya her gün güneşi öldürmek gerekseydi? şanslı adamlarız vesselam!"

sonra yiyecek bir şeyi olmayan zavallı balığa acımaya başladı; ama bu duygu onun öldürme kararını zerre kadar sarsmıyordu. "kimbilir kaç kişinin karnınu doyuracak" diye düşündü. "acaba onu yemeye layık mıdırlar? hayır, ne münasebet. bu ağırbaşlılığa, tavırlarındaki bu soyluluğa bakılırsa onu yemeye layık kimse yok."

"benim bunlara aklım ermez" diye düşündü. "ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize."

-

yüksek sesle, "daha uyumadın ihtiyar" diye söylendi. "bir gün bir gece, bir gün daha geçti sen bir kez olsun gözünü kırpmadın. azgınlığı tutmazsa bir yolunu bulup biraz kestirmelisin. uyuyamazsan kafanın içi temiz kalıp işleyemez."

"aklım pekala doğru dürüst işliyor" diye düşündü. kafamın içi berrak. ama yine uyumak gerek bir lokma. herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaltığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur."

-

sonunda kesin bir yenilgiye uğramıştı işte; yavaş yavaş kıça gidip tahtaların üstüne çöktü. dümen sopasından elinde kalan parçayı yerine takıp, teknenin durumunu ayarlamaya çalıştı. bir yandan da çuval parçasını omuzlarına örtmeye çalışıyordu. aklı her türlü düşünceden, içi her türlü duygudan uzak, daha hafiflemiş olarak yol alıyordu. her şey olup bitmişti artık; tekneyi dosdoğru limana girecek biçimde tutmaya çalışmaktan başka iş kalmamıştı. karanlıkta sofra artıklarını topalr gibi iskelete vuran olmuyor değildi ama, ihtiyar adam bunlara aldırış etmeden dümeni idareye bakıyordu. şu anda aklı fikri, yanındaki ağırlıktan kurtulmuş olan teknenin suyun üstünde nasıl kaydığında idi.

"teknem mükemmel" diye düşündü. "dümen sopasından başka yerine hiçbir şey olmadı. onu da kolayca yerine koyabiliriz."

şu anda akıntıdan içeri girdiğini sezinliyordu. kıyı boyunca uzanan köylerin ışıkları da iyice seçilmeye başlamıştı. artık evine ulaşmış sayılırdı.

"rüzgar da bizden ne de olsa" diye düşündü. sonra, "arasıra öyledir" diye ekledi. "ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. ya yatak?..." diye aklından geçirdi. "yatak en yakın arkadaşımdır benim. ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "yataktan iyi şey var mıdır be? yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. hem ne yeniliş, ne yeniliş..."

"bir şey yok" diye yüksek sesle söylendi. "çok açılmak yüzünden hep."