26615
beni böyle bir şey bekliyor önümüzdeki günlerde. insanların hazırlanmak için bir yıl boyunca dershanelere gidip yığınla soru kitabı bitirdiğini düşününce biraz geriliyor insan. sınavda neler sorulduğunu ve sınavın ne kadar sürdüğünü de bugün öğrendim açıkçası. tuzumun kuru olması ile mi ilişkilendirmeliyim bunu bilmiyorum. daha beş altı ay öncesine kadar "devlet okulunda öğretmen olmak istemiyorum." diyerek dolaşıyordum halbuki. bir vali tarafından aşağılandıktan sonra kalp krizi geçirerek öldüğümü düşündüm sonra. sistemin içinde var olmaya çalışan bütün muhalif öğretmenleri... bir şeyler değişti o ara.
bir yandan bölümde araştırma görevlisi kadrosu açılmasını bekliyor, bir yandan da nasıl oluyor görmüş olayım diye düşünerek çeşitli sınavlara giriyorum şimdi. iki gün sonra da diploma töreni var. ocak ayında mezun olup hemen ardından yüksek lisansa başladığım okulumda hayatı sınavda kaydırma yapmışçasına yaşıyorum. mezun olma heyecanını içimde yaşayıp bitireli çok oldu. annem izleyip mutlu olsun diye hep... bir de yeğenlerim ileride fotoğraflara bakınca hayal meyal de olsa hatırlasınlar istiyorum.
yaşlı adam ve deniz - ernest hemingway
"balık da dostum oldu" diye yüksek sesle mırıldandı. "böyle balık ne gördüm, ne duydumdoğrusu. ne olursa olsun onu öldürmek zorundayım. yıldızları öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz; ya bir de onu yapsaydık!"
"ya bir de her gün ayı'ı öldürmeye çalışsaydık?" diye düşündü. "o zaman ay kaçardı. fakat ya her gün güneşi öldürmek gerekseydi? şanslı adamlarız vesselam!"
sonra yiyecek bir şeyi olmayan zavallı balığa acımaya başladı; ama bu duygu onun öldürme kararını zerre kadar sarsmıyordu. "kimbilir kaç kişinin karnınu doyuracak" diye düşündü. "acaba onu yemeye layık mıdırlar? hayır, ne münasebet. bu ağırbaşlılığa, tavırlarındaki bu soyluluğa bakılırsa onu yemeye layık kimse yok."
"benim bunlara aklım ermez" diye düşündü. "ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize."
-
yüksek sesle, "daha uyumadın ihtiyar" diye söylendi. "bir gün bir gece, bir gün daha geçti sen bir kez olsun gözünü kırpmadın. azgınlığı tutmazsa bir yolunu bulup biraz kestirmelisin. uyuyamazsan kafanın içi temiz kalıp işleyemez."
"aklım pekala doğru dürüst işliyor" diye düşündü. kafamın içi berrak. ama yine uyumak gerek bir lokma. herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaltığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur."
-
sonunda kesin bir yenilgiye uğramıştı işte; yavaş yavaş kıça gidip tahtaların üstüne çöktü. dümen sopasından elinde kalan parçayı yerine takıp, teknenin durumunu ayarlamaya çalıştı. bir yandan da çuval parçasını omuzlarına örtmeye çalışıyordu. aklı her türlü düşünceden, içi her türlü duygudan uzak, daha hafiflemiş olarak yol alıyordu. her şey olup bitmişti artık; tekneyi dosdoğru limana girecek biçimde tutmaya çalışmaktan başka iş kalmamıştı. karanlıkta sofra artıklarını topalr gibi iskelete vuran olmuyor değildi ama, ihtiyar adam bunlara aldırış etmeden dümeni idareye bakıyordu. şu anda aklı fikri, yanındaki ağırlıktan kurtulmuş olan teknenin suyun üstünde nasıl kaydığında idi.
"teknem mükemmel" diye düşündü. "dümen sopasından başka yerine hiçbir şey olmadı. onu da kolayca yerine koyabiliriz."
şu anda akıntıdan içeri girdiğini sezinliyordu. kıyı boyunca uzanan köylerin ışıkları da iyice seçilmeye başlamıştı. artık evine ulaşmış sayılırdı.
"rüzgar da bizden ne de olsa" diye düşündü. sonra, "arasıra öyledir" diye ekledi. "ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. ya yatak?..." diye aklından geçirdi. "yatak en yakın arkadaşımdır benim. ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "yataktan iyi şey var mıdır be? yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. hem ne yeniliş, ne yeniliş..."
"bir şey yok" diye yüksek sesle söylendi. "çok açılmak yüzünden hep."
"ya bir de her gün ayı'ı öldürmeye çalışsaydık?" diye düşündü. "o zaman ay kaçardı. fakat ya her gün güneşi öldürmek gerekseydi? şanslı adamlarız vesselam!"
sonra yiyecek bir şeyi olmayan zavallı balığa acımaya başladı; ama bu duygu onun öldürme kararını zerre kadar sarsmıyordu. "kimbilir kaç kişinin karnınu doyuracak" diye düşündü. "acaba onu yemeye layık mıdırlar? hayır, ne münasebet. bu ağırbaşlılığa, tavırlarındaki bu soyluluğa bakılırsa onu yemeye layık kimse yok."
"benim bunlara aklım ermez" diye düşündü. "ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize."
-
yüksek sesle, "daha uyumadın ihtiyar" diye söylendi. "bir gün bir gece, bir gün daha geçti sen bir kez olsun gözünü kırpmadın. azgınlığı tutmazsa bir yolunu bulup biraz kestirmelisin. uyuyamazsan kafanın içi temiz kalıp işleyemez."
"aklım pekala doğru dürüst işliyor" diye düşündü. kafamın içi berrak. ama yine uyumak gerek bir lokma. herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaltığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur."
-
sonunda kesin bir yenilgiye uğramıştı işte; yavaş yavaş kıça gidip tahtaların üstüne çöktü. dümen sopasından elinde kalan parçayı yerine takıp, teknenin durumunu ayarlamaya çalıştı. bir yandan da çuval parçasını omuzlarına örtmeye çalışıyordu. aklı her türlü düşünceden, içi her türlü duygudan uzak, daha hafiflemiş olarak yol alıyordu. her şey olup bitmişti artık; tekneyi dosdoğru limana girecek biçimde tutmaya çalışmaktan başka iş kalmamıştı. karanlıkta sofra artıklarını topalr gibi iskelete vuran olmuyor değildi ama, ihtiyar adam bunlara aldırış etmeden dümeni idareye bakıyordu. şu anda aklı fikri, yanındaki ağırlıktan kurtulmuş olan teknenin suyun üstünde nasıl kaydığında idi.
"teknem mükemmel" diye düşündü. "dümen sopasından başka yerine hiçbir şey olmadı. onu da kolayca yerine koyabiliriz."
şu anda akıntıdan içeri girdiğini sezinliyordu. kıyı boyunca uzanan köylerin ışıkları da iyice seçilmeye başlamıştı. artık evine ulaşmış sayılırdı.
"rüzgar da bizden ne de olsa" diye düşündü. sonra, "arasıra öyledir" diye ekledi. "ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. ya yatak?..." diye aklından geçirdi. "yatak en yakın arkadaşımdır benim. ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "yataktan iyi şey var mıdır be? yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. hem ne yeniliş, ne yeniliş..."
"bir şey yok" diye yüksek sesle söylendi. "çok açılmak yüzünden hep."
20315
"there are several kinds of love. one is a selfish, mean, grasping, egotistical thing which uses love for self-importance. this is the ugly and crippling kind. the other is an outpouring of everything good in you — of kindness and consideration and respect — not only the social respect of manners but the greater respect which is recognition of another person as unique and valuable. the first kind can make you sick and small and weak but the second can release in you strength, and courage and goodness and even wisdom you didn’t know you had."
john steinbeck
13315
yakın zamanda kullandığım ilaçlar ve temel kaya eğitimi öncesinde olacağım tetanos aşısının sorun olmayacağını umarak gideceğim kızılaya. zaman nasıl da çabuk geçiyor.
12315
dört yıldır belirli aralıklarla girip şu videoyu izleyip izleyip iç çekerek kapatıyorum. hayal kurmak çok güzel şey. bir gün buraya izlanda'da çektiğim fotoğrafları koyacağımı biliyor olmak çok tatlı, bir o kadar da heyecanlı.
11315
kendimi bir 'hastalık' üzerinden tanımlamak çok rahatsız edici, fakat bütün maddeler bir araya gelince gerçekten beni anlatıyor. n'apalım, ben de böyle bir insanım.
25215
master hızlı başladı.
aynı zamanda türkiye quidditch turnuvası var.
bir yandan da yurda çıkmaya çalışıyorum.
meşguliyet yüceltilmemesi gereken bir şey.
keyfim yerinde esasen ama günleri otuz saate çıkarmaya varım.
11215
hayata karşı duruşumun ufak bir özeti.
give a little love and it all comes back to you,
la la la la la la la...
you're gonna be remembered for the things that you say and do,
la la la la la la la...
7215
ben dağlara gidiyorum. dördüncü defa hem de. ya da beş. neden sayıyorsam gerçi... minik bir özet geçsek hayatımın son dört beş yılı falan "dağları görmek istiyorum gandalf dağları" diyerek geçti, fakat nedense onca zaman boyunca bu konuda pek bir şey yapamadım. şimdi acısını çıkarıyorum. ben dağlara gidiyorum yani yine.
bilinmeyen adanın öyküsü - josé saramago
"kadının uykuya dalıp dalmadığını merak etmiş, sonra onu teknede aradığını ve hiçbir yerde bulamadığını, devasa bir gemide birbirlerini kaybettiklerini hayal etmişti, rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzakta kişileri kavuşturur, kadın birkaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam ona nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafından sancak tarafına geçmek."
"kadının asıl canını sıkan nokta, erzak dolabında tek bir lokma yiyeceğin bulunmamasıymış, sarayda kırıntıyla idare etmeye alışık olduğundan kendisi için değil, tekneyi teslim alan adam için endişeleniyormuş, birazdan güneş batacak ve adam karnı açlıktan kazınarak tekneye gelecekmiş, çünkü işten evlerine dönen erkekler, midesi olan ve karnını doyurması gereken varlıkların sadece kendileri olduğunu zannederler."
"beğenmek sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek."
"kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir."
"tekneler olmasa sen bir hiçsin, oysa tekneler sen olmasan da rahatlıkla denize açılabilirler."
"kadının asıl canını sıkan nokta, erzak dolabında tek bir lokma yiyeceğin bulunmamasıymış, sarayda kırıntıyla idare etmeye alışık olduğundan kendisi için değil, tekneyi teslim alan adam için endişeleniyormuş, birazdan güneş batacak ve adam karnı açlıktan kazınarak tekneye gelecekmiş, çünkü işten evlerine dönen erkekler, midesi olan ve karnını doyurması gereken varlıkların sadece kendileri olduğunu zannederler."
"beğenmek sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek."
"kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir."
"tekneler olmasa sen bir hiçsin, oysa tekneler sen olmasan da rahatlıkla denize açılabilirler."
kazanan yalnızdır - paulo coelho
ruhunu arındırmaya ihtiyacı vardı, o yüzden de ona her zaman yol göstermiş olan dört güce başvurdu: sevgi, ölüm, güç ve zaman. tanrı tarafından sevildiğimiz için sevmeliydik. yaşamı doğru biçimde kavramak istiyorsak, ölümün bilincine varmalıydık. gelişmek için mücadele etmeliydik, ama mücadele ederken kazandığımız gücün tuzağına düşmeden, çünkü böyle bir gücün değeri olmadığını biliyorduk. son olarak da, ilahi ruhumuzun, tüm fırsatları ve sınırlamalarıyla zamanın ağına takıldığını kabullenmeliydik.
291114
doktora başvurumu NİHAYET tamamladım. altı okula başvuracağım derken azalta azalta öyle bir yere geldim ki, "ben başka okula gitmek istemiyorum ya!" diyip en son sadece stanford'a başvurdum. kafam rahat. ocakta da odtü'ye mastera başvuracağım. gerisini onlar düşünsün!
şeker portakalı - jose mauro de vasconcelos
"çocukların yatma saati geldi." dedi.
böyle söylerken yüzümüze bakıyor ama bu gece aramızda çocuk olmadığını biliyordu. hepimiz büyüktük. küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.
böyle söylerken yüzümüze bakıyor ama bu gece aramızda çocuk olmadığını biliyordu. hepimiz büyüktük. küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.
231114
bugün çok tatlı bir hayal kurdum. bir kumbara yapıp her gün içine bir lira atıp gerekli para birikince hac görevimi yerine getiricem, and by hac i mean to see the northern lights. özünde yılda üç yüz altmış beş lira baya az gibi duruyor ve her gün bir lira atma zahmetine bile değmezmiş gibi sanki. ama yoo dostum, mesele gitmek için kaç yıl beklemek gerektiği değil zaten. mesele o düşünceyi her gün canlı tutmak ve bir gün gerçekten gitmek. that's all. bugün niye böyle yarı türkçe yarı ingilizce yazdım bilmiyorum. hadi biraz da italyanca olsun o zaman. ciao!
121114
hayatımda ilk defa kan verdim bugün. iğneli, kanlı olaylardan genel olarak çekiniyorum. test için verilen iki tüpte bile fena olup yarım saat uzanıp dinlenmem gerekiyor. daha önceki kan verme denemelerim kanımdaki hemoglobin miktarının yetersiz olması sebebiyle reddedilmişti. ben de sevinsem mi üzülsem mi bilemeden geri dönmüştüm. bugün yemekhaneden çıkıp endüstri mühendisliği önünde park eden kızılay kan toplama aracını görünce hadi bir kere daha deneyeyim deyip hafif çekinerek gittim ve şaşırtıcı bir şekilde kan değerlerim normal çıktı. şimdi başım biraz dönerek ofiste dinleniyorum. kan verme süreci boyunca epey gerilmiş olsam da nihayet kan verebilmiş olmanın sevincini yaşıyorum. dört yüz yirmi mililitre. düşününce bir şişe su bile etmiyor. ne acayip. ama çok sevdim, üç ay sonra tekrar gideceğim.
31113
"ben ağaç dikmeye gidiyorum." diyip çıkıp gitmiştim.
o da evde kalıp şiir yazmıştı.
aylardan eylüldü.
ağaçlarımızı kesmişlerdi.
261014
sabah bu ufaklıkla karşılaştıktan sonra dksk ile atakuleden elmadağ'a yürüdük. yaklaşık 20 kmlik rotayı 4 kere mola vererek toplamda yedi saatte tamamladık. yıllardır "dağları görmek istiyorum gandalf, dağları!" diyordum, bir önceki yaz likya yolu, şimdi elmadağ, haftaya ışık dağı derken nihayet susuzluğumu gideriyorum. peki neden mutlu değilim? bilmiyorum.
27914
koca bir yaz daha geride kaldı. toefl ve gre de öyle. bir hafta sonra toefl sonuçlarım belli olacak. en az 100 almam gerekiyor. dün gece rüyamda sınav sonucumun 140 olduğunu öğrenip "ohh be boşuna gerilmişim, zaten her türlü geçiyormuşum, ehehe" dedim. sabah uyanınca sınavın 120 üzerinden olduğunu hatırlayıp bu konuda kendimi fazla gerdiğimi fark ettim. AMA NASIL GERMEYEYİM. neyse. gre'nin verbal kısmından 152, quantitative kısmından 157 aldım. o açıdan kafam rahat. quantitative kısmında düşündüğüm kadar iyi değilmişim yalnız. AMAN, DERDİM O OLSUN.
şimdi eymire gidiyorum. eymir çok güzel. eymiri sevin.
31814
burayı bir süredir koşu günlüğü olarak kullandığım için İYRENÇ YABIŞ YABIŞ bir şeye dönüşmüş. buralar komple soyunma kabini kokmadan önce bir şeyler yapmam lazım.
20814
bugün cemal süreya parkında parkurda koşayım dedim ama koştuğum dört turun ardından intihar etmemek için markette sığındım. parkur koşmaktan keyif almadığımı keşfettim keşfetmesine de bu parkur hem kısa hem de akşam saati ve mahalle arası olması sebebiyle bolca sol şerit işgal eden ve önüne arkasına dikkat etmeyen insan doluydu. kenarda oturup biraz sakinleşip şimdilerde favorim olmaya başlayan ayrancı sıhhiye arasını koştum. yarın biraz daha erken çıkıp operaya kadar gideyim diyorum. bir sonraki gün de ulusa giderim belki ha? uf çok çılgınım. ULUSTAN KORKMUYORUM. ULUS BENDEN KORKSUN.
yolda minik bir taciz vakası oldu ama ben artık standartlaşmaya başlayan kükremem ile yine tacizciyi teşhir edip galibiyetle olay yerinden ayrıldım. tacizciden gelen özrü de alıp madalya niyetine takıp geziyorum. ataerki götümü yesin.
19814
geçen yıl ağustos ayında tunç'la likya yolunu yürümek için antalyaya gitmiş sonra kendimizi batı anadolu turu yaparken bulmuştuk.
10814
sabah ayrancıda oy verdim. öğleden sonraysa ato congressium'da sandık görevlisiydim. oy saydık, muhabbet ettik, sandığı teslim ettik derken ne kadar genç olduğumu fark ettim. insanların çocukları falan var. çok ilginç. yani tamam, ablamın da çocuğu var ama aynı şey değil. o ablam sonuçta. ablaların çocuğu olur. neyse. at gibi yorulmuş olmama rağmen çıkıp koştum. az da olsa hiç koşmamaktan iyidir deyip kendimi avuttum. ilk gün zar zor yarı koşup yarı yürüdüğüm rotayı rahatça aralıksız koşunca omzuma bir öpücük kondurdum. aferin dedim. pekiyi verdim.
2814
yeni-bir-şeylere-başlamazsa-ölecek hastalığından muzdarip olduğum için yine rahat duramadım, koşmaya başladım. annem sık sık "kurtlu musun?" diyor, ankara üniversitesi psikiyatri bölümü ise dört yıl önce dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısı koydu. ben bu durumu biraz heyecanlı ve genel olarak da mutlu bir insan olmama bağlıyorum. halimden oldukça memnunum.
18714
araştırma görevlilerinin olduğu bir odada kendime ait bir kübikılım var. yeterince amerikan dizisi izlememiş olanlar için kübıkılın türkçesini aradım ama bulamadım. onlar çalışma masam varmış gibi düşünebilirler. bugünü ofiste keyif yapmaya ayırdım, ne makale okumakla ne de doktora başvurularıyla alakalı başka bir şeyle uğraşmayacağım. internetin acayip yerlerine girip güzel müzikler dinleyerek geçirdiğim güzel bir gün olarak hatırlamak istiyorum bugünü.
14614
ayh, notlar açıklandı ve yine çılgın bir performans göstererek elde ettiğim başarımı happy dinleyip minik popo hareketleriyle dans ederek kutladım. her ne kadar notlarımdan biri incomplete olduğu için academic record sheette görünmese de nihayet honour olabildiğim için apayrı mutluyum. 0.04'lerden nerelere geldiğimi görünce ben bile şaşırıyorum. mezun olmadan önce yapılacaklar listesinden iki madde silmiş oldum böylece. yine de incomplete olan ders için paper yazmam gerekiyor. işler güçler bitsin de eymire gidip minderlerde döne döne kitap okuyayım diye hayal kuruyorum şimdilik.
21514
"happiness is the settling of the soul into its most appropriate spot."
- aristotle
benimki de yerini pek sevdi.
- aristotle
benimki de yerini pek sevdi.
25414
kafamın içi yine yığınla farklı konuyla dolup taşıyor. bir yandan staj, bir yandan quidditch topluluğu, bir yandan eğitim aktivizmi, hala fantastik kurgu ve fotoğrafçılık derken dört bir yanımı sevdiğim şeylerle sardım. meşgul değilim, mutluyum.
15414
quidditch topluluğu için logo yapılması gerekiyordu ve dürttüğüm insanlar bir türlü istediğim cevabı vermemişti. sonra bir baktım adobe illustrator kullanmayı öğrenmişim.
16314
geçen yıl mart ayında derdimiz neydi de barakayı temizlemeye gittik anlayamıyorum şimdi. sevmiştik herhalde. pek sevilmemiştik gerçi.
1314
stajı henüz başlamış, mezuniyetine sayılı dersi kalmış bir kimya öğretmeni adayı olarak pek heyecanlıyım. doktora için kurduğum hayallerin üstüne kat çıkıyorum. bir buçuk yıl önce de dediğim gibi; BEN ARTIK ÖĞRETMEN OLMAK İSTİYORUM. eğitim fakültesi dekanlığına önemle arz ederim.
22214
kütüphaneye kitap iade etmeyi unutmamın sebebi sonrasında yolladıkları şiirimsi maili görmekten usanmamam olabilir.
METU Library Circulation Notices
The following item(s) are still overdue.
Overdue charges are continuing to accrue.
Please return these item(s) and pay the fines associated
with these items.
Thank you.
METU Library Circulation Notices
The following item(s) are still overdue.
Overdue charges are continuing to accrue.
Please return these item(s) and pay the fines associated
with these items.
Thank you.
14214
ben aşık olmak değil aşk olmak istiyorum. belki de sırf bu yüzden aşık olmak isteyenlere istediklerini veremiyorum.
9214
benim ilacım da buymuş. iyi geldi.
"her şey iyiye gidiyor. her şey kötüye gidiyor. hiçbiri birbirini nötrlemiyor. eninde sonunda düzensizliğin kazanacağı evrende, mutlu olmak adına bir şeyler yapmaya çalışıp duruyoruz. doğa gereği dağılıyoruz, doğamız gereği dağınıklığı toplamaktan keyif alıyoruz. kendinize iyi bakın. dağınık şeylere çok fazla can sıkmayın."
"her şey iyiye gidiyor. her şey kötüye gidiyor. hiçbiri birbirini nötrlemiyor. eninde sonunda düzensizliğin kazanacağı evrende, mutlu olmak adına bir şeyler yapmaya çalışıp duruyoruz. doğa gereği dağılıyoruz, doğamız gereği dağınıklığı toplamaktan keyif alıyoruz. kendinize iyi bakın. dağınık şeylere çok fazla can sıkmayın."
fareler ve insanlar - john steinback
"niye tavşanlar için böyle deli oluyorsun?" lennie bir yanıt bulabilmek için iyice düşündü. sonra ona tümüyle yaslanıncaya kadar çekine çekine sokuldu. "ben güzel şeyleri okşamasını severim. bir keresinde bir panayırda o uzun tüylü tavşanlardan görmüştüm. ne de güzeldiler. bazen fare bile okşadığım olur. tabii daha güzel bir şey bulamadığımda." curley'nin karısı ondan biraz uzaklaştı. "galiba sen delisin."
"hayır deli değilim," diye telaşla açıkladı lennie. "george deli olmadığımı söylüyor. ben sadece güzel şeyleri parmaklarımla okşamaktan hoşlanırım. yumuşak şeyleri."
"hayır deli değilim," diye telaşla açıkladı lennie. "george deli olmadığımı söylüyor. ben sadece güzel şeyleri parmaklarımla okşamaktan hoşlanırım. yumuşak şeyleri."
30114
akıl insanı terk ederse deli,
insan aklı terk ederse meczup olurmuş.
artık delirmekten korkmuyorum.
27114
şu aralar hayattaki birinci amacım saçımı uzatmak, ikinci amacım da standford'da doktora yapmak.
sevgilerimle,
canan.
221213
adını formüllerde duymaya alışkın olduğumuz bilim insanları aslında insan. ders çalışırken bu gerçeği unutayazıyor olsam da artık kitapta yeni bir isim geçince "hmm kimmiş ki bu?" diyip bakıyorum.
"as a man who has devoted his whole life to the most clear headed science, to the study of matter, i can tell you as a result of my research about atoms this much: there is no matter as such. all matter originates and exists only by virtue of a force which brings the particle of an atom to vibration and holds this most minute solar system of the atom together. we must assume behind this force the existence of a conscious and intelligent mind. this mind is the matrix of all matter."
ve artık planck diyince aklıma sadece 6.62606957 × 10-34 m2 kg / s gelmiyor.
"as a man who has devoted his whole life to the most clear headed science, to the study of matter, i can tell you as a result of my research about atoms this much: there is no matter as such. all matter originates and exists only by virtue of a force which brings the particle of an atom to vibration and holds this most minute solar system of the atom together. we must assume behind this force the existence of a conscious and intelligent mind. this mind is the matrix of all matter."
-max planck
ve artık planck diyince aklıma sadece 6.62606957 × 10-34 m2 kg / s gelmiyor.
111213
ben önceden denizi hiç özlemezdim. yazı özlerdim. mırıl mırıl güneşlenmeyi özlerdim. denizi değil de hani denizden çıkıp dizlerim kızarana kadar kumlarda oynamayı özlerdim. şimdi işler değişti biraz. denizi mi özlüyorum pek emin değilim gerçi; ama canım gölcük çekiyor, canım yosun kokusu çekiyor, o aşikar.
211113
"benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."
okunacaklar listeme kaynak yapan yazarlar olmasa kitap okumak da sıkıcı olurdu zaten. böyle iyi. yaşar kemalli günler artık daha yakın.
okunacaklar listeme kaynak yapan yazarlar olmasa kitap okumak da sıkıcı olurdu zaten. böyle iyi. yaşar kemalli günler artık daha yakın.
201113
hayvan çiftliğini izleyeli neredeyse bir ay olacak. hüzzam var şimdi sırada kalbimi çarpıtan. öyle bir korkaklık ki, gözyaşlarım şimdiden içime akıyor.
yüzüklerin efendisi, iki kule - john ronald reuel tolkien
ent:
bahar kayın yaprağını açıp özsuyu yürüdüğünde dala;
ışık vahşi ormandaki dereye vurup rüzgar vardığında yamaca;
adımlar uzun,nefesler derin,dağ havası keskinken tam,
geri dön bana! geri dön! söyle, güzel değil mi ülkem!
enthanım:
bahar gelince bahçeye kıra,mısır yapraklanınca;
meyve bahçesinde tomurcuklar parlak kar gibi açınca;
yağmur ve güneş doldurunca hoş kokularla yeryüzü'nü,
kalırım burada, dönemem sana, benim ülkem de güzel çünkü.
ent:
yaz dünyaya yayıldığında, altın rengi bir öğlen vakti
uyuyan yaprakların çatısı altında,açılır ağaçların düşleri;
rüzgar batı'dayken, yeşil ve serinken orman sarayları,
geri dön bana! geri dön! kabul et, en güzel ülke benimki!
enthanım:
yaz gelip ısıtınca dalındaki meyveyi, kahverengiye çalınca yemiş;
saman altın rengi, başaklar beyaz, hasat köye gelmiş;
bal dökülmüş, elma olgun, rüzgar batı'da da olsa
benim ülkem en güzeli, kalırım burada güneşin altında!
ent:
kış gelince hiç acımaz,katleder tepeyi, ormanı;
devrilir ağaç, yıldızsız gece yutar güneşsiz günü;
rüzgar ölümcül doğu'dan eser; bense acı yağmurun altında
seni ararım, sana seslenirim, geri dönerim sana!
enthanım:
kış gelip de şarkı susunca, çökünce karanlık sonunda;
çıplak dal kırılıp, işler bitip, ışık solduğunda;
ararım seni, beklerim seni, yollarımız rastlaşana dek yeniden;
düşeriz yollara birlikte, acı yağmur yağarken!
birlikte:
batı'ya olan o yola düşeceğiz birlikte,
bir ülke bulacağız uzaklarda, gönüllerimizi huzura erdirmeye!
bahar kayın yaprağını açıp özsuyu yürüdüğünde dala;
ışık vahşi ormandaki dereye vurup rüzgar vardığında yamaca;
adımlar uzun,nefesler derin,dağ havası keskinken tam,
geri dön bana! geri dön! söyle, güzel değil mi ülkem!
enthanım:
bahar gelince bahçeye kıra,mısır yapraklanınca;
meyve bahçesinde tomurcuklar parlak kar gibi açınca;
yağmur ve güneş doldurunca hoş kokularla yeryüzü'nü,
kalırım burada, dönemem sana, benim ülkem de güzel çünkü.
ent:
yaz dünyaya yayıldığında, altın rengi bir öğlen vakti
uyuyan yaprakların çatısı altında,açılır ağaçların düşleri;
rüzgar batı'dayken, yeşil ve serinken orman sarayları,
geri dön bana! geri dön! kabul et, en güzel ülke benimki!
enthanım:
yaz gelip ısıtınca dalındaki meyveyi, kahverengiye çalınca yemiş;
saman altın rengi, başaklar beyaz, hasat köye gelmiş;
bal dökülmüş, elma olgun, rüzgar batı'da da olsa
benim ülkem en güzeli, kalırım burada güneşin altında!
ent:
kış gelince hiç acımaz,katleder tepeyi, ormanı;
devrilir ağaç, yıldızsız gece yutar güneşsiz günü;
rüzgar ölümcül doğu'dan eser; bense acı yağmurun altında
seni ararım, sana seslenirim, geri dönerim sana!
enthanım:
kış gelip de şarkı susunca, çökünce karanlık sonunda;
çıplak dal kırılıp, işler bitip, ışık solduğunda;
ararım seni, beklerim seni, yollarımız rastlaşana dek yeniden;
düşeriz yollara birlikte, acı yağmur yağarken!
birlikte:
batı'ya olan o yola düşeceğiz birlikte,
bir ülke bulacağız uzaklarda, gönüllerimizi huzura erdirmeye!
mülksüzler - ursula kroeber leguin
parfümler, saatler, lambalar, heykeller, makyaj malzemeleri, mumlar, resimler, fotoğraf makineleri, oyunlar, vazolar, yataklar, çaydanlıklar, bilmeceler, yastıklar, taşbebekler, süzgeçler, minderler, mücevherler, halılar, kürdanlar, takvimler, kristal saplı, platinden yapılmış bir bebek çıngırağı, elmastan rakamları olan bir kol saati, küçük heykelcikler, elektrikli bir kalem açacağı, hediyeler, çerezler, andaçlar, cicili bicili biblolar ve antikalar, hepsi zaten ya kullanışsız ya da kullanılışını gizleyecek kadar süslü; metrelerce lüks, metrelerce dışkı. ilk blokta shevek giysiler ve mücevherlerle parıldayan bir vitrinin tam ortasında duran kaba tüylü, benekli bir cekete bakmak için durmuştu. "ceket 8400 birim mi?" diye sordu inanamadan, çünkü kısa bir süre önce gazetede "asgari ücret"in yılda 2000 birim kadar olduğunu okumuştu. "aa, evet, o gerçek kürktür, şimdi hayvanlar korunduğundan çok ender bulunuyor," demişti pae. "güzel, değil mi? kadınlar kürklere bayılırlar." yürümeye devam ettiler. bir blok daha geçtiklerinde shevek'in canı çıkmıştı. artık bakamıyordu. gözlerini kaçırmak istiyordu. bu karabasan caddesinin en garip yanı da satılık milyonlarca şeyin hiçbirinin orada yapılmıyor olmasıydı. orada yalnızca satılıyorlardı. işlikler, oymacılar, boyacılar, tasarımcılar, makineciler neredeydi, eller neredeydi, yapan insanlar? gözden uzak, başka bir yerde. duvarlar arkasında. dükkanlardaki herkes ya alıcı, ya satıcıydı. nesnelerle sahip olmak dışında bir ilişkileri yoktu.
91110
analog hüzünbaz
sayısal dünyanın bir ve sıfırdan oluşan sıradanlığının yanında maddenin getirdiği gerçekliği sundu bana analog. o kadar gerçek ki ıslanabiliyor, yanabiliyor, kirlenebiliyor. sevmediğin bir fotoğraf filmini bir anlık sinirle parçalara bölüp pişman olunca geri getirebileceğin bir geri dönüşüm kutusu yok. bardağını devirip en sevdiğin filmlerden birini mahvedince dökülen şaraba kızamıyorsun. hataların ve eksiklerinle yaşamayı öğreniyorsun. belki o hard disklerde yedekleyip sakladığın şeyler de gerçek ama şarap kadar değil, ya da o şarap lekesi kadar...
üç yıl önce bugün böyleymiş.
sayısal dünyanın bir ve sıfırdan oluşan sıradanlığının yanında maddenin getirdiği gerçekliği sundu bana analog. o kadar gerçek ki ıslanabiliyor, yanabiliyor, kirlenebiliyor. sevmediğin bir fotoğraf filmini bir anlık sinirle parçalara bölüp pişman olunca geri getirebileceğin bir geri dönüşüm kutusu yok. bardağını devirip en sevdiğin filmlerden birini mahvedince dökülen şaraba kızamıyorsun. hataların ve eksiklerinle yaşamayı öğreniyorsun. belki o hard disklerde yedekleyip sakladığın şeyler de gerçek ama şarap kadar değil, ya da o şarap lekesi kadar...
üç yıl önce bugün böyleymiş.
11113
dilara dürttü, yogaya başladım. tunç dürttü, trekkinge başladım. vedat amca dürttü, ağaçları tanımaya başladım. dürtenim çok benim. eksik olmasınlar.
291013
eğitim fakültesinde aldığım dersleri oyun oynamak için bahane olarak mı kullanıyorum, yoksa oyuncuları öğrendiğim eğitim tekniklerini denemek için mi kullanıyorum kararsızım. seviyorum ama... komple seviyorum.
251013
bu sabah rüyamda sodyum iyonu olduğumu gördüm. şaka yapmıyorum. ben sodyum iyonuydum, tunç da Cl-. iyonik atmosferde salınıyorduk. iyonik atmosferde sarılıyorduk. etrafımızda asitler, bazlar, tuzlar... elektronlar aktıkça, yükseltgenip indirgendikçe birbirimize doluyorduk. gözlerimi açmadan önceki o sonsuz anda hayatın anlamını çözdüğümden öyle emindim ki... sonra gözümü açıp tunç'a sarıldım. artık Cl- değildi.
bunlar hep bayram tatilinde fiziko kimya çalışamadığım için oluyor. geceyi ders çalışarak geçirmek kısa vadede verimli olsa da uzun vadede kafa yakmaktan öteye gitmiyor. öyle gecelerden geriye de böyle tuhaf rüyalar kalıyor.
bunlar hep bayram tatilinde fiziko kimya çalışamadığım için oluyor. geceyi ders çalışarak geçirmek kısa vadede verimli olsa da uzun vadede kafa yakmaktan öteye gitmiyor. öyle gecelerden geriye de böyle tuhaf rüyalar kalıyor.
201013
günlerim yine bilgisayar başında laboratuvar raporu yazarken internetin eğlenceli kısmından uzak durmaya çalışarak geçiyor. neyse ki gelecek güzel günleri beklerken izlemek için heyecanlanacak bir şeyler var.
heyecan listesi:
191013
iflah olmaz bir unutkan olduğum için geçen hafta gidemediğim hayvan çiftliği oyununa bu hafta da gidemedim. kasım ayı programı açıklansın diye bekleyeceğim artık.
gerçi bu defa unutkanlıktan değil de meşguliyetten gidememiş olabilirim. bayram tatilini fırsat bilip öğrencilerinin tepesine ödev yığan bütün hocalara sevgilerimle...
gerçi bu defa unutkanlıktan değil de meşguliyetten gidememiş olabilirim. bayram tatilini fırsat bilip öğrencilerinin tepesine ödev yığan bütün hocalara sevgilerimle...
121013
bulmak zor oluyor diye iki hafta önceden bilet aldığımız hayvan çiftliği oyununa gidemedik. bilet bulamadığı halde bir umut belki yer buluruz diye irfan şahinbaş sahnesine giden iki kişiyi mutlu etmişizdir belki diye teselli ediyorum kendimi. önümüzdeki hafta ben de aynı umuda sarılarak kapı önünde bekleyeceğim nasıl olsa.
111013
ankara devlet tiyatrosunun teneke oyununu izlemeye gittik bugün tunç'la. gittik gitmesine de bu aralar öyle dalgınım ki evde bilgisayarın başında doktora programlarını araştırırken tunç "oyuna gitmeyecek miydik?" diye sormasa oyunu kaçırdığımızı bir hafta boyunca fark edemeyecek haldeydim. geç kalacağımızı fark edince otobüs taksi falan derken akşam trafiğini bir şekilde attık, fakat beş dakika kala nefes nefese oyuna girmeye çalışırken fark ettik yanlış yerde olduğumuzu. büyük tiyatro ile küçük tiyatro arasını nasıl koştuk hiç hatırlamıyorum. o hep çıkçıkladığınız insanlara dönüşmüş olmanın utancıyla montlarımızı bile çıkaramadan oturduk bize gösterilen yerlere. sonrası mı? biraz gözyaşı, okuma listesine eklenen bir kitap, anneyle gidilecek güzel bir oyun...
first snow - emancipator
everything that’s alive grows from a tiny seed.
you know the little tomato seeds you and nancy planted in your garden
and how they grew into nice, red tomatoes?
remember how i told you the hen lays an egg?
when the baby grows up to be an old man, and dies,
they bury his body in the ground.
but his soul goes to heaven.
41013
KARA ADAM
kara adam dedim.
karasın.
sandı ki kara gözüne dedim,
sandı ki kara kaşına.
halbuki kara dedim için,
yüreğin kara.
ama kime sorsan ateş parçası diyor.
bu nasıl bir muamma?
aydınlık için meydanlara inen, eşitlik için çığlıklar atan sen,
ne ettimse eşim, ne ettimse dostum olmadın.
karanlık odalarda kararttığın yüreğinin anahtarını herkeslerden sakladın.
ben artık istemem.
senin olsun hepsi.
bir yudum aydınlık bırak yeter ki.
susamıştır çocuk.
yeni geldi.
YOK KADIN
kara adamın yanında yok kadın;
sesi yok. kendi yok. hiç kadın.
özgürlük şarkıları söyleyerek karanlığa doğru yürür uygun adımda,
bilmez ki güneş uzakta değil, tam arkasında.
dön bak arkana yok kadın kadın;
çocuklar perişan.
ardında yürüdüğün adam
yalnızca bir kara duman.
ÖRÜMCEK? ADAM?
gözlerini kısıp alaylı alaylı bak yine etrafına
sana diyorum!
hey!
üzerine alınmayan!
evet sen!
ah nasıl da örersin ağını
nasıl da tatlı tatlı ovuştulur o eller...
yap bakalım şimdi hesabını;
üç gelse beş gitse,
komiklikler şakalar,
ikisi laf dinlese, hepsi sussa,
oh ne tatlı ortam...
işine nasıl geliyorsa öyle olsun be kankit ;)
kara adam alev alev yanar, yanında çocukları yakarken
sen hala yanarın dönerin peşindesin.
ekere kekere (he) mi?
NE PİSMİŞSİN LAN!
ÇOCUK
ışıl ışıl hep,
ışık ışık...
şimdi haksız olduğuma inanıyorsan boya bu duvarı, sil yazdıklarımı,
ama bil ki ben duvarlara değil insanlara yazarım aslımı.
GİDEN KADIN
hayvan çiftliği - george orwell
allah bana sinekleri kovmak için bir kuyruk verdi, fakat ne kuyruğum, ne de sinek olmasa daha memnun olurdum.
*
insan, mahsul vermeden sadece yiyen tek mahlûktur. süt vermez, yumurtlamaz, tavşan tutabilecek hızla koşamaz, hayvan gibi çift sürmeye takati yoktur. fakat gene de insan bütün hayvanların hâkimidir. hayvanları o çalıştırır, ancak açlıktan ölmeyecek kadar hayvanları o doyurur, gerisini kendisine saklar. yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen hiçbirimizin, sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur.
*
harp, harptir. tek iyi insan, ölü insandır.
*
bütün hayvanlar müsavi, fakat bazı hayvanlar ötekilerden fazla müsavi.
*
dışarıdaki hayvanlar, bir domuzdan bir insana, bir insandan bir domuza, gene bir domuzdan tekrar bir insana baktılar. fakat hangisinin domuz, hangisinin insan olduğunu bilmek imkânı kalmamıştı.
*
insan, mahsul vermeden sadece yiyen tek mahlûktur. süt vermez, yumurtlamaz, tavşan tutabilecek hızla koşamaz, hayvan gibi çift sürmeye takati yoktur. fakat gene de insan bütün hayvanların hâkimidir. hayvanları o çalıştırır, ancak açlıktan ölmeyecek kadar hayvanları o doyurur, gerisini kendisine saklar. yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen hiçbirimizin, sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur.
*
harp, harptir. tek iyi insan, ölü insandır.
*
bütün hayvanlar müsavi, fakat bazı hayvanlar ötekilerden fazla müsavi.
*
dışarıdaki hayvanlar, bir domuzdan bir insana, bir insandan bir domuza, gene bir domuzdan tekrar bir insana baktılar. fakat hangisinin domuz, hangisinin insan olduğunu bilmek imkânı kalmamıştı.
çavdar tarlasında çocuklar - jerome david salinger
olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.
fortunately, the milk - neil gaiman
"do you like hard-hairy-wet-white-crunchers?" he asked. "coconuts?" i guessed. "i named them first," said professor steg. he picked up a coconut from a basket and ate it, shell and all, just as you or i might crunch toast.
*
"those are diamonds. and sapphires. and rubies." "actually," he said, "i call them special-shiny-clear-stones, special-shiny-bluey-stones, and, um—" "special-shiny-red-stones?" i suggested. "indeed," he said. "i called them that when i was inventing my really good moves around in time machine, one hundred and fifty million years ago."
*
"you have your milk," he said. "where there is milk, there is hope."
*
"it is our temple. we had a very bad harvest last year and we had just asked the gods to send us a sacrifice, to make sure that this year’s harvest is better, when you floated down in that thing, with your monster." "thank you, by the way," said a little thin man. "i was going to be the sacrifice if no one else turned up. much obliged." "so now we will sacrifice you and your monster." "but my children are waiting for their breakfast," i said. "look!" i held up the milk. "why did they all just fall to their knees?" asked professor steg. "is this usual hairless mammal behavior? perhaps i should hold up some hard-hairy-wet-white-crunchers and see what happens." "coconuts!" i told him. "they are called coconuts!" "what is that you are holding?" the fat man asked. "milk," i said. "MILK! " they exclaimed, and they prostrated themselves on the ground. "we have a prophecy, " said the fat man, "that when a man and a spiny-backed monster descend from the skies on a round floaty thing—" "floaty-ball-person-carrier, " said the little thin man. "yes. one of those. we were told that when that happened, if the man held up milk then we were not to sacrifice them, but we were meant to take them to the volcano, and give them, as a present, the green jewel that is the eye of splod. " "splod? " "he is the god of people with short, funny names."
*
"ve are wumpires," they said. "vot is this? who are you? answer us, or ve vill wiwisect you."
*
"how does a volcano know so much about transtemporal meta-science?" asked one of the pale green aliens. "being a geological formation gives you a lot of time to think," said splod. "also, i subscribe to a number of learned journals."
*
"you have committed crimes against the inhabitants of eighteen planets, and crimes against good taste."
*
"those are diamonds. and sapphires. and rubies." "actually," he said, "i call them special-shiny-clear-stones, special-shiny-bluey-stones, and, um—" "special-shiny-red-stones?" i suggested. "indeed," he said. "i called them that when i was inventing my really good moves around in time machine, one hundred and fifty million years ago."
*
"you have your milk," he said. "where there is milk, there is hope."
*
"it is our temple. we had a very bad harvest last year and we had just asked the gods to send us a sacrifice, to make sure that this year’s harvest is better, when you floated down in that thing, with your monster." "thank you, by the way," said a little thin man. "i was going to be the sacrifice if no one else turned up. much obliged." "so now we will sacrifice you and your monster." "but my children are waiting for their breakfast," i said. "look!" i held up the milk. "why did they all just fall to their knees?" asked professor steg. "is this usual hairless mammal behavior? perhaps i should hold up some hard-hairy-wet-white-crunchers and see what happens." "coconuts!" i told him. "they are called coconuts!" "what is that you are holding?" the fat man asked. "milk," i said. "MILK! " they exclaimed, and they prostrated themselves on the ground. "we have a prophecy, " said the fat man, "that when a man and a spiny-backed monster descend from the skies on a round floaty thing—" "floaty-ball-person-carrier, " said the little thin man. "yes. one of those. we were told that when that happened, if the man held up milk then we were not to sacrifice them, but we were meant to take them to the volcano, and give them, as a present, the green jewel that is the eye of splod. " "splod? " "he is the god of people with short, funny names."
*
"ve are wumpires," they said. "vot is this? who are you? answer us, or ve vill wiwisect you."
*
"how does a volcano know so much about transtemporal meta-science?" asked one of the pale green aliens. "being a geological formation gives you a lot of time to think," said splod. "also, i subscribe to a number of learned journals."
*
"you have committed crimes against the inhabitants of eighteen planets, and crimes against good taste."
türkiye’nin ağaçları ve çalıları - necati güvenç mamıkoğlu
bir gün yeğenlerimden biri dört yaşındaki kızının ağaçları tanımadığını, onun elma ağacını çınar'dan ayırabilmesi için küçük bir albüm hazırlamamın mümkün olup olmadığını sordu ve eğer bunu yapabilirsem, hem kendisinin hem de kızının çok mutlu olacağını belirtti. çocukluğu ağaçlar içinde geçmiş, bazı oyunlarını ağaçlar üzerinde oynamış ve ileriki yıllarda da ağaçlı ortamlardan hiç kopmamış biri olarak bu fikri çok benimsedim ve çekimlerimi yalnızca ağaçlar üstünde yoğunlaştırdım. cerene ağaçları tanıtmak için önce kendim ağaçları daha iyi tanımalıydım. ağaçlar üzerine yazılmış evdeki bir iki kitabı daha dikkatle inceledikten sonra edindiğim bilgilerin yeterli olmadığını ve bu konuda daha da sistemi bir tanımaya gereksinim olduğunu düşündüm. bu amaçla 8-10 yıl önce bahçesini gezdiğim istanbul fen fakültesi biyoloji bölümü, botanik kürsüsü'ne gittim.
*
bu kitaba bir göz atan ya da ayrıntılı inceleyen birinin yolu bir gün marmaris fethiye arasına düşer de, yol kenarındaki günlük ağaçlarını "ağaç" değil de "anadolu sığlası" olarak görürse başladığım işi başardım demektir.
*
bu kitaba bir göz atan ya da ayrıntılı inceleyen birinin yolu bir gün marmaris fethiye arasına düşer de, yol kenarındaki günlük ağaçlarını "ağaç" değil de "anadolu sığlası" olarak görürse başladığım işi başardım demektir.
kürk mantolu madonna - sabahattin ali
içinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
*
göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir.
*
insanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemektir.
*
onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. biliyor musunuz, berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki yüz altmış beş gününde kapalıdır. limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar... ama buna yaşamak denir mi? canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil midir?
*
göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir.
*
insanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemektir.
*
onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. biliyor musunuz, berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki yüz altmış beş gününde kapalıdır. limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar... ama buna yaşamak denir mi? canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil midir?
new york - bill cunningham
+ is it sad for you?
- they're going to relocate us in the neighborhood.
+ so you're not worried?
- it'll be an apartment with a kitchen and a bathroom. who the hell wants a kitchen and a bathroom? mmm? just more rooms to clean.
- can you see one of these fancy apartment houses... where all they move in are filing cabinets? i'm not gonna worry. i have more fun going out and photographing.
- i suppose it'll bother me at the time, but so what? inconvenient but otherwise... you can't interrupt your life
with that nonsense.
*
i just try to play a straight game, and in new york that's very... almost impossible. to be honest and straight in new york, that's like don quixote fighting windmills.
ooh, hoo. shut up, cunningham. let's get this thing on the road and get up and work.
all right, turn off the cameras. we've had enough of this.
- they're going to relocate us in the neighborhood.
+ so you're not worried?
- it'll be an apartment with a kitchen and a bathroom. who the hell wants a kitchen and a bathroom? mmm? just more rooms to clean.
- can you see one of these fancy apartment houses... where all they move in are filing cabinets? i'm not gonna worry. i have more fun going out and photographing.
- i suppose it'll bother me at the time, but so what? inconvenient but otherwise... you can't interrupt your life
with that nonsense.
*
i just try to play a straight game, and in new york that's very... almost impossible. to be honest and straight in new york, that's like don quixote fighting windmills.
ooh, hoo. shut up, cunningham. let's get this thing on the road and get up and work.
all right, turn off the cameras. we've had enough of this.
unnatural creatures - neil gaiman
i liked real animals. but I liked the animals who existed in a more shadowy way even more than i liked the ones who hopped or slithered or wandered into my real life, because they were impossible, because they might or might not exist, because simply thinking about them made the world a more magical place.
*
i knew how to visit the creatures who would never be sighted in the zoos or the museum or the woods. they were waiting for me in books and in stories, after all, hiding inside the twenty-six characters and a handful of punctuation marks. these letters and words, when placed in the right order, would conjure all manner of exotic beasts and people from the shadows, would reveal the motives and minds of insects and of cats. they were spells, spelled with words to make worlds, waiting for me, in the pages of books.
*
where there is a monster, the wise american poet ogden nash told us, there is a miracle.
*
i knew how to visit the creatures who would never be sighted in the zoos or the museum or the woods. they were waiting for me in books and in stories, after all, hiding inside the twenty-six characters and a handful of punctuation marks. these letters and words, when placed in the right order, would conjure all manner of exotic beasts and people from the shadows, would reveal the motives and minds of insects and of cats. they were spells, spelled with words to make worlds, waiting for me, in the pages of books.
*
where there is a monster, the wise american poet ogden nash told us, there is a miracle.
17713
lab raporu yazarken çürüdüğüm gecelerden birinde huzursuzluktan fotoğraf makinesine dadanmıştım. iyi etmişim.
24613
aldığım yedi dersin tamamını her şeye rağmen güzel notlarla geçebildiğim için omzuma bir öpücük kondurdum. şimdi sıra yaz okuluna geldi.
6613
akademide tam belimi doğrulttum diyorum, yine bir rövaşata geliyor. ne girdiğim finallerden bir şey anladım ne de layığıyla direnebildim. gözüm twitterda elimde fiziko kimya kitabı gözümden uyku akarken başbakan gelsin diye bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































